Efemera Turizm'e Hoş Geldiniz!
02.05.2020

Sosyal mesafenizi sonuna kadar koruyarak dünyanın dört bir yanına, üstelik hem yatay hem de dikey seyahat etmek ister misiniz? Hadi yatayı anladık da, dikey yolculuk nasıl oluyor derseniz; aynı yerin bir bugününe, bir 500 yıl öncesine, haydi dönelim bir de 50 yıl öncesine uğrayalım diyebilirsiniz acentamızla…

Neymiş bu ‘Efemera’, önce bir kelime anlamına bakalım o halde. Efemera, antik Yunan kökenli bir kelime olan ve ‘bir günlük süren’ manasına gelen ‘ephēmeros’dan İngilizceye, oradan da dilimize kazandırılmış bir kelime. İngilizce’de sıfata da dönüştürülmüş, ‘ephemeral’ kelimesini ‘gelip geçici’ manasında pek çok konuyla ilgili duyabilirsiniz. Dilimizde ise ‘efemera’ sadece geçici kullanım için, kullanımdan sonra yok edilmesi maksadıyla basılmış poster, bilet, ambalaj gibi ürünleri anlatmak için kullanılıyor. Bu tür ürünlerin koleksiyonunu yapanlara da ‘efemerist’ ya da daha yaygın olarak ‘efemera koleksiyoneri’ deniyor.

Seçim propaganda afişleri, retro reklam broşürleri, tütün kutuları, restoran menüleri, kartvizitler, mektuplar, kartpostallar… Kısacası kulağınıza ait oldukları dönemle ilgili resmi tarih kitaplarının anlatmadığı her şeyi fısıldayabilecek dostlar…

Koleksiyonerlik zahmetli ve masraflı bir iştir normalde, ama efemera koleksiyonerliği antika veya sanat eseri koleksiyonerliğine göre çok daha mütevazı ama kanımca kat kat daha eğlenceli bir uğraş. Şu sıralar evdeyiz, açın bir göz gezdirin online müzayedelere; satın almanıza gerek yok, kendinize sanal bir koleksiyon hazırlamakla başlayın. ‘Alsaydım neleri alırdım’ diye bir klasör yapın kendinize, ekran görüntülerini koyun klasörünüze satın almış gibi. Temalar belirleyin kendinize, artık ne ilginizi çekerse… Temalar üzerinden aramaya başlayın kendi efemeranızı… Ama sakın orada durmayın, çünkü esas zevkli yer burada başlıyor. Küçük koleksiyonunuzu araştırmaya başlayın, hem de uzun uzun araştırın. Araştırdıkça konunun daha derinine inmenizi sağlayacak anahtar kelimeler çıkacak karşınıza. Şu sıralar akademik çalışmaların çoğu da hepimize açık, görün bakın bir broşür, iki dergi sayfası sizi nerelere götürecek.

Benim efemeristliğim de hayatımdaki her konuya yaklaşımım gibi; gelip geçici. Yok yok, maymun iştahlılık gibi algılamayın, her proje gibi sürmesi gereken bir zaman ve bir bitiş tarihi var. Mesela Erdek ile ilgili mi çalışıyorum; hemen başlıyorum tüm sahafların kapısını aşındırmaya… Eski lokanta menüleri, artık var olmayan otellerin reklam broşürleri ve fotoğraflar, illa ki fotoğraflar…

Fotoğraf işi biraz enteresan… Bizde de, dünyada da fotoğraf efemera olarak kabul görüyor. Oysa fotoğraflar efemeranın tanımına uymuyor, saklanmak için oluşturulan ürünler fotoğraflar… Senelerce saklanmak, gelecek nesillere bir anı bırakmak, hatırlanmak… Ne oluyor da bu en özel fotoğraflar deste deste sahaf köşelerine düşüyor?

Yaşı ileri akrabalarımdan biri fotoğrafının çekilmesini istemediğini söylemişti bir kere, nedenini sorunca da vefat eden arkadaşlarının birinin evine gittiğini, evdeki tüm eşyaların rahmetlinin mirasçıları tarafından götürüldüğünü, eski fotoğrafların ise bir odada yerlere dağılmış halde bırakıldığını gördüğünü anlatmıştı. Hala o günkü gibi boğazıma bir yumru tıkanıyor bunu düşündüğümde… Büyük ihtimalle bu fotoğrafların da yolu böyle düştü sahaf kapılarına. Bundandır belki, ben aldığım tüm fotoğraflara evlat edinilmiş aile büyükleri gibi özen gösteriyor; tek tek, uzun uzun bakıyorum.

Şu resim var ya mesela; Erdek’te proje yaparken bulmuştum onu sahaftan. Bakın ne yazmışım bununla ilgili;

‘Sene 1969… Erdek’te tasasız bir Temmuz günü… Fotoğraftaki kişileri tanımam ama cıvıl cılvıl hayat dolu genç kadınlar olduklarını söylemek zor değil. Güneş sıcak, deniz serin, hayat güzel… Fotoğrafın çekildiği tarihte ODTÜ eğitime kapalı… İstanbul Üniversitesi de… Ege Üniversitesi de… O senenin Mart ayında Manisa’nın Alaşehir ilçesinde meydana gelen depremde 53 ölü… Aynı ay içerisinde kızamık salgını nedeniyle Doğu Anadolu’da büyük çapta çocuk ölümleri… Fotoğrafın çekildiği Temmuz ayında Samsun Cezaevinde ayaklanma; 1 ölü, 9 yaralı…İstanbul Silahtarağa Demirdöküm Fabrikasında grev işçi-polis çatışmasına döndü… Grevler, öğrenci olayları, seçim, Süleyman Demirel yeni kabinesini kurdu… Hükümet, Öğretmenler Sendikasının boykotu ile ilgili TRT’ye yayın yasağı koydu… Erdek’te güneş sıcacıktı ve deniz serin… Ve bu fotoğrafa bir isim koymak isteseydim ‘Tasasız’ derdim… Yılın en uzun gecesini feride bıraktık, ülke olarak yıllardır neleri neleri geride bıraktığımız gibi… Yaz gelecek, güneş ısıtacak yine… Ve Erdek’te deniz hala serin…’

22 Aralık 2016’da yazmışım bu yazıyı, Türkiye’nin yaşadığı en kötü yıllardan birinin sonunda… Bombalı saldırılar; Sultanahmet, İstiklal, Ulucami, Atatürk Havalimanı, Beşiktaş Vodafone Arena, Kayseri, Kilis’e düşen roket –bu yaz gördüğüm düştüğü lokantayı, ertesi gün tekrar hizmete açmışlar, işte Türk direnci dedim bir kere daha-, şehitler, 15 Temmuz, Siirt’te göçük, Aladağ'daki Kız Yurdunda yangın, Rusya Büyükelçisine suikast, tam yıl bitti, kurtulduk derken Reina saldırısı… Bu yazıyı yazdığımda sadece Reina Saldırısı olmamış, diğer tümünden kaçıp sığındığım liman ise işte bu resim olmuş…

Hay Allah, inanın bu yazıya başlarken işin buraya gideceğini planlamamıştım… Sizi tutup götürdüğüm yıla bakın! Çok özür dilerim, hadi bir daha deneyelim!

Gelin bu sefer de turizm sektörünün geçmişine bir yolculuk yapalım. Bu fotoğrafta göreceğiniz broşür/ dergi İremtur’un 70’li yıllarda çıkardığı tanıtım amaçlı aylık bir yayın.

Dört sayfalı bu derginin ilk sayfasında muhakkak İremtur’un efsanevi patronu Süha Alnıtemiz’in sektöre verip veriştirdiği bir yazı oluyor, iç iki sayfa tur broşürü, son sayfa da çoğu cinsel içerikli karikatürler. Evet evet, ilk gördüğümde ben de inanamamıştım. Ama Alnıtemiz’in kendine has üslubuyla, kurumsallıktan fersah fersah uzak ama enteresan bir samimiyetle yazdığı o ilk sayfalardan Türk turizm tarihine dair o kadar çok şey öğrendim ki! Böyle patronlar hep çok eğlenceli olur aslında. Önce biraz Süha Alnıtemiz’den bahsedelim.

Kendi sözleriyle; ‘Rio De Janeiro'yu da gördüm, Metris'i de. Görkemi de yaşadım, iflası da. Havyarın da tadını bilirim, tabanca namlusunun da. Türkiye'nin her şeyi yaşamış ve halen hayatta olan en tecrübeli turizmcisi benim! Adım Süha, Soyadım Alnıtemiz.’

İremtur’u on yıllar içinde yılda 60 milyon dolar ciro yapar hale getirmiş ama sonuçta cezaevine girerek şirketini batırmış bir patron. Bu elimdeki dergide yılın başında açıkladıkları Kıbrıs Turlarının neden yapılamayacağını açıklıyor. Ucuz tur şirketlerinin yarattığı rekabete girilemeyecek fiyatlar nedeniyle bu kararı aldıklarını ve kendi sözleriyle ‘insanlarla, eşyaların taşınması arasındaki fark anlaşılıncaya kadar’ Kıbrıs’a tur yapmayacaklarını dile getiriyor.

Bu broşürlerde dönemin turizmine dair pek çok ipucu bulabiliyorsunuz. Şahitlik yaptığı başka bir gerçek ise turizm sektöründeki patronların üstün kurumsal tavırları! Dört sayfanın fotoğrafını da paylaşıyorum, çocukluğumuzun acentası İremtur ile ‘karne iyi gelsin de babamız bizi tatile götürsün’ havasına girelim birazcık…

Hadi turizm demişken son bir fotoğrafla bitirelim bu yazıyı; tarih 5 Ağustos 1932, mekân Yeşil Türbe… Fransız turistler bembeyaz, tiril tiril kıyafetleriyle poz veriyorlar.

Son yıllarda en önemli konu; Avrupalı turistler Bursa’ya gelir mi, gelmez mi? Öyle bir geçmişi var ki Bursa’nın Fransızlarla, ilk hedef kitle onlar olmalı bu turizm pazarlamasında. Hatta Bursa’nın ilk yabancı konsolosluk görevlisi 1831 senesinde Fransa tarafından tayin olunan Georges Crespin. Hatta konsolosluk binası da Setbaşı Köprüsü ile Irgandı Köprüsü arasında çok zarif bir binaymış. Durun onun da bir kartpostalı olacaktı şuralarda bir yerde.

Hatta birkaç tane daha buldum, durun durun! O halde bu kartpostallara göre anlatalım, bunlar 19. yy’ın sonuna ait ama durun, şöyle yapalım o zaman. Bu kartpostallar grubumuzdaki zarif hanımlardan birinin annesinin Bursa seyahatinden kendisine gönderdiği kartpostallar olsun. 1800’lü yılların sonuna doğru Mudanya’da yaşayan Monsieur Roche’yi ziyarete gelmiş olsunlar. O da kim mi dediniz? Mudanya’ya sadece birkaç ürün almaya gelen M. Roche, bu güzel beldeye yerleşmiş, hatta Fransa’dan eşini ve mobilyalarını da getirmiş. Mudanya’da un öğüttüğü yel değirmenleri ve iplik çekim fabrikaları edinmiş. Bursa Ticaret Borsasının ‘Seyahatnamelerde Bursa’ adlı yayınında tanışmıştım ben de kendisiyle. Bizim Yeşil Türbe önündeki gruptaki hanımlardan biri neden M. Roche’nin baldızı olmasın ki? Kime zararı var, bizim hayalgücümüzü süslemek kötü bir şey değil ki!

O halde elimizdeki kartpostallara göre önce bir Mudanya’nın tepelerinde dolaşıp, küçükken annesinden dinlediği bu huzurlu doğanın tadını çıkartırlar. Sonra sıra küçüklüğünde annesinin kendisine güzel elbiseler diktirdiği o harika kumaşlardan satın almaya gelmiştir. Doğru Kapalıçarşı’ya! E deniz havası, alışveriş derken acıkınca güzel bir Bursa kebabı yemek gerekir. Okkalı bir Türk kahvesinin arkasından Yeşil Türbe’ye doğru güzel bir yürüyüş iyi gelir, değil mi? Çini sanatıyla ilgili muhakkak malumat sahibidirler, hatta korkarım o zamanki yerel halkın dağarcığındakinden daha fazladır bilgileri de, ilgileri de. Louvre’daki, Londra’daki Victoria and Albert’taki çinilerle karşılaştırırlar Yeşil Türbe’nin çinilerini. Ama bilmezler ki Yeşil Türbe’nin çinilerini ancak İstanbul’daki Çinili Köşk’te yer alan Ab-I Hayat Odasının çinileriyle karşılaştırabilirler.

Sonra diyorlar ki, ‘Korona günlerinde neden sıkılmıyorsun?’

Ben hiç durmuyorum ki, dört duvarın içinde yedi düvel ve tüm zamanlar elimin altında, hayal gücümün içinde… Sizin de hayal gücünüzü ateşlemek için en güzel yol efemera, haydi şimdi birkaç online müzayede gezin siz de alt üst edin sanal sahafları; en güzel hikayeler sizi bekliyor!


SİZ NE DERSİNİZ?

Mesajınız Gönderildi